31 Aralık 2007

Yoi otoshi wo:)

Bana bu başlıkla yorum gönderen Ankara'dan Senem Belendir'e ve babamı soran herkese çok teşekkür ederim.Şu anda İstabul'dayim. 14 yıldan sonra ilk defa ylbaşını ailemle geçireceğim.

Yeniden keşfediyorum bir bakıma. İstanbul'da Yılbaşı Noel'den hafif esinlenen eğlenceli bir gece. Japonya'da yaşayanlar bilir, 25-25'sında Noel olayı ve süsleri biter. Japon Yeniyıl hazırlıkları başlar. Kapılara yollara konanlar süs değil, uğurluklar, "nazarlıklar" ve muskalardır. Parti ve eğlenceden çok, ciddi ve sakin bir ruh hali başlar. Çoğu iş yeri 29 Aralık-3 Ocak arası tatil olduğu için ve şehir dışında ebeveyinlerine ziyarete gidenlerin çokluğu nedeniyle Tokyo hayalet şehre döner. Hayal edebiliyorum. Aslında şu anda biraz da aramıyor değilim, sakin ve soğuk bir yılbaşı, pek çok şeyin olduğu 2007'yi uğurlamak için ideal olurdu.

Neyse ki deniz var. Sakin ve sonsuz.
Caddebostan'dayım bu yılbaşı.

18 Aralık 2007

Yemek ziyanliğı

BBC'de Japonya'da değişen yemek alışkanlıkları ve yiyecek sorunundan bahseden fotoğraflı bir yazı çıktı. Süpermarketlerdeki ziyanlığın önlenmeye çalıştığından da bahsediyor. Yazın Mottainai başlıklı bir yazı yazmıştım. Yiyecek konusunda günümüz ev hanımları maaselef bu kavramdan hala uzak. Son kullanım tarihleri bozulma zamanına göre değil, "aynı lezette yenebilme" süresine göre basılıyor. Balıklar vb. gibi çiğ ürünlerde bu saatle belirlenince, süre biraz geçince ürün artık bozulmuş muamelesi görüp atılıyor.

Savaş zamanlarında büyümüz insanlar farklı. Benim arkadaşımın annesi (ben de öyle yaparım) koku ve tada bakarak ancak bir ürünü çöpe atar.

BBC'deki yazıda Japonya'da yetişen ürünlerin tüketilmesinin özendirildiği söyleniyor. Doğru. Sağolsun Çinliler sayesinde artık Japon ürünlerinden başkasına güvenemez olduk. Ancak gittikçe azalan genç nüfus, özellikle şehirlerde toplandığı için, tarımsal alanları eken biçen de az. Bu da Japon tarım ürünlerinin şimdikinden de pahalı olacağının göstergesi.

13 Aralık 2007

Parmak izi alınması devri yeniden

Eskiden yabancıların taşıdığı Alien Registeration Cards için parmak izi alınır, kartlartlarda da bu parmak izinin örneği basılı olurdu.

Sonra bu ayrıla neden oluyor falan diye 2000lerde kalktı.
Şimdi daha esaslı bir uygulama başladı. ABD'ye bile baskın çıktılar: Japonya'ya girişte tüm yabancılar her zaman hem fotoğraf çektirecek hem parmak izi verecek.

Tokyo'daki yabancıların eskilerinden ve bir iki şirket sahibi Terrie Loyd hemen döşenmişti konu üzerine.

İstanbul'dan ikinci dönüşümde uygulamanın başladığını gördüm. 3 hat vardı: İlk giriş yapan yabancılar, Yeniden giriş yapanlar, Japon vatandaşları ve Özel Sürekli Oturma İzni olanlar. Benim Sürekli Oturma İznim var, ama "Özel" değil. Özel, 2. Dünya Savaşı sonrası burada kalan Çinli ve Koreliler için. Sonuç olarak vergi ver, Sürekli Oturma İzni için 10 yıl geçmesini bekle, üstüne üstlük 8 aylık başvuru sürecinde bin türlü soruşturmadan geç ve yine de "yabancıdır, teröristlerle işbirliği yapabilir" zihniyetini gör. Japon vatandaşlığına geçmiş yabancılar için de yakında bir iyilik düşünürler.

10 Aralık 2007

"Yaz gazeteci yaz"

Tokyo'da yayın yapan J-WAVE radyosunu açtım. Acaip tanıdık ama 70'lerden gelen bir müzik. Birden Türkçe duyulmaya başladı. Selda mı dedim, evet.
Jam The World 10 Aralık'da On the Air listesindeydi. Google'da aradım, işte orijinal olmasa da klip iyi olmuş. Yalnız YouTube'dan otomatik gelen Kürdistan falan yazan klipleri şimdi farkettim:(

Japonya her zaman orta yol

The Economist'in geçen haftaki sayısında Japonya özel sayısı vardı. Konuya ilgi duyanlara tavsiye ederim.

Japonya'nın 80'in sonuna kadar dünyaya örnek olan şirket yönetim sitilini 90'ların sonunda başlayarak Amerikan tarzına çevirmeye başlaması üzerine. Yazı son yıllardaki M&A aktiviteleri, sosyal problemler ve gittikçe yaşlanan nüfusun yanında, teknolojiyi hala üreten ve rekabet eden Japon modeline dikkat çekmiş. Sözü şöyle bağlamış: Japonya kim nederse desin her zaman kendi yolunu ortada bulur ve devam eder. Eskiden beri, din de dahil doğru.

06 Aralık 2007

Dönüş

SonbaharSonbahar
SonbaharSonbahar

İçimdeki, hafızamdaki takvim Ekim başında durmuş. Havanın soğumaya yeni başladığı, öğlenlerin hala sıcak olduğu günlerde. Takvim artık Aralık. Tokyo'ya Sonbahar geç gelir, yapraklar gecelerin 5-6 derecelere düşmesiyle artık ikna olmuş. Yapraklar bizlere son kez en güzel renklerini gösterip rüzgara savrulup gidiyor işte. Bu gün çektim bu resimleri.

Tüm mesajlarınız için teşekkürler. Babam hala yoğunbakımda ve işe dönmem gerekti işte. Tedirginlikle, kulağım telefonda, aklım ve kalbim o hastane odasında, hastanenin bahçesinde, İstanbul'da çoktan dökülmüş ve süpürülmemiş yapraklarda. Gözlerimde, gözlerini açıp bana soru soran gözlerle ve korkuyla baktığı an.

Bilirsiniz işte.

27 Kasım 2007

Yaşamın içinden-3

Herkese mesajlar için teşekkürler.
12 Kasım'da Tokyo'ya döndüm, ama 16 Kasım'da babam kalp ve solunum sorunları yüzünden yoğun bakıma kalkınca geri geldim.
Şu anda ufak iyileşmeler olsa da hayati tehlikesi devam ediyor, sunni solunumdan ayıramıyorlar.
Tıp bir yere kadar diyenler doktorlar.
İşyerindeki patronum bu kadar ücretsiz izne göz yumdu, gerçekten çok minnetkarım.

Yeniden büyük bir aksilk olmazsa 2 Aralık'ta Tokyo'dayım.

Günlerin ne getireceği hiç belli olmuyor.

03 Kasım 2007

Yaşamın getirdikleri-2

Aşağıdaki yazıma yanıt gönderen herkese çok ama çok teşekkür ederim. Verdiğiniz desteğin beni ne kadar sevindirdiğini anlatamam.

Halen İstanbul'dayım. Babamın radyoterapi tedavisi Pzt. başlıyor, bir aksilik çıkmazsa 12sinde İst.dan ayrılıyorum. Kısa sürede tedavinin yanıt vereceğini ve şu andaki sol tarafındaki felcin geçeceğini umuyoruz.

Herkese tekrar teşekkürler.

Not: Söylemeye gerek yok, tanıdık doktor, hastane ve para olmadan insan sevdiklerine gönlünce tedavi imkanı sağlayamıyor.
Nedense Türkiye'de bir hastalığın olunca etrafındaki herkes senden daha hasta olduğunu ispatlamak için yarışa giriyor, bunun altında yatan nedeni anlayamadım.

20 Ekim 2007

Yaşamın getirdikleri


Çarşamba akşamı telefonu kapattım. Bir süre öyle durdum, annemin söylediklerini kafamda çevirdim. Yok anlamamıştım. Babam iyi değildi. Ne kitlesi ne MR'ı ne beyini ne ameliyatı. Sonuçta bir defa daha telefon.

Salı akşamı İstanbul'dayım.

19 Ekim 2007

Tokyo Soykırımı, 3 Mart 1945

Bir arkadaşımın sitesine bakmanızı isterim. Tokyo Soykırımı, 3 Mart 1945. Ek bir yorum yapmayacağım.

Not: Bazı fotoğraflar yanık ceset resimlerini rahatsız edici bulanlar için iyi bir fikir olmayabilir.

13 Ekim 2007

Bayramda trenler bedava oluverdi!

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN! SAĞLIK VE MUTLULUK DOLU NİCE BAYRAMLARA!

Bir zaman büyükşehir beledeiyeleri bayramlarda ulaşımı bedava yapardı. Herhalde şimdi de öyledir.

Bugün de Japon Demiryolları (JR) bize kıyak yaptı. Bugün sabahtan yolculuk bedavaydı!! Yani biz de bayram yaptık.

Şaka bir yana, bugün çok tarihsel bir gündü. Bilet gişelerine elektrik veren şebekede arıza olunca, sabahın en yoğun saatlerinde istasyonları kalabalıklaştırmak istemeyen JR gişeleri bedava yaptı. Şimdiye kadar hiç şahit olmadığım birşeydi. Japonya'da da böyle şeyler oluyor yani.

01 Ekim 2007

Bir gecelik ağalık

YazfestYazfestYazfest
YazfestYazfestYazfest
YazfestYazfestYazfest
YazfestYazfestYazfest

Tokyo'ya gelmiş herkesin bildiği gibi Tokyo çok kalabalık bşr şehirdir. Kalabalık trenlerde geçen zaman, uzun çalışma saatleri gittikçe stres birikimi yapar.

Haftasonları kaçamakları yapmak ve Tokyo dışında haftasonlarını geçirmek çok çekici, adeta kaçınılamaz hale gelir. Shinkansene atlarsın, iki saatte "taşradaki" kasabalarda bulursun kendini. Bu kaçamakların benim için en vazgeçilmez tarafı Japon stili han ya da oteller, "ryokan"lardır.

12 yıl önce ilk defa ryokanda kaldığım zamanı hatırlıyorum. Izu'daki Shuzenji kaplıca (onsen) kasabasında. Çok rahat hissetmiştim kendimi. Sonraları pek çok ryokanda kaldım ve aralarındaki benzerlikleri, farkları gözlemleme, yaşama fırsatı buldum. Her ryokan misafirperliğin, oda dekorasyonun, akşam yemeklerindeki sunumun ve banyonun özel bir kombinasyonunu sunar. Turizm ve otelcilik işindeki herkesin bildiği gibi misafirperverlik ryokanları birbirinden ayıran en önemli özellik. Ryokanlardaki misafirperverlik oldukça resmi - insanı sıkmayan cinsinden. Misafirler ev sahibi, ağası gibi hisserderler kendilerini. Detaylara gösterilen özen, servisteki herşeye imzasını atar ve bunların hepsi personelin saygılı gülümsemesiyle pekişir.

Ryokanlarda kaldığım zaman hep kendimi ağa gibi hissederim ben de. Hizmetçi ve uşakların emrime amade olduğu büyük bir evin sahibi. Bu ağalık bir gecelik olsa da, ryokandan çıkış zamanı haftanın sıkıcı tekdüzeliğine dönüşün habercisi olsa da, oradaki zamanın tadını çıkarırım, hep sürecekmiş gibi. Zaten büyük başın büyük derdi, böyle büyük tek bir evin sahibi olmak ve sorumlulukla boğuşmak yerine, her seferinde bir başka evin geçici ağası olmak daha iyi.

Sihir bitse de sıkışık trenlerde Pazartesi işe giderken son ağalık tecrübesini hatırlar ve bir dahaki kaçışı düşlerim.

19 Eylül 2007

Şekilcilik


Japonya'da daha önceden de yazdığım gibi düzen ve şekil önemlidir. Ufak tefek şeylerde bu hep görülür. Duvar fayansları birbirine tam dayalıdır. Yollarda çarpık çurpukluk olmaz. Trenler zamanında gelir. (İstisnalar da var tabii) Falan filan liste uzun. Ama bir de şekilcilik var. Herşeyin belirlenmiş, önceden kabul edilmiş normlara uyması gerektiği düşüncesi. Kalıpların, normların, belirli şekillerin ötesine geçememe. İş yerinde bazen insanlar yeni birşey önermek kolay da onu kabul ettirmek çok zor.

Heryerde müşteri kraldır, ama Japonya'da daha kraldır. Ama bazı durumlarda insan öyle hissetmez işte. Yemeklerde menünün biraz dışında birşey istemeye çalışın. İstisnasız alacağınız yanıt "özür dileriz ama olmaz" olur. Resimdeki kek ve kahve seti Yamaguchi'ye bağlı Hagi kasabasındaki harika eski bir evi mekan olarak kullanan kafeden. Bu set 700 yendi. Ben de "kahve değil de çay istesem" diye sordum. Servisi yapan kız suratını buruşturup hiç tereddütsüz yukarda yazdığım yanıtı yapıştırdı. Oysa tek başına ısmarlandığında çay daha ucuzdu kahveden, yani fiyat farkı sorun olamazdı, ya da öderdik canım...Ama olmadı işte. Geçen sene de arkadaşlarla Kamakura'ya gitmiştik. Öğle yemeğinde menülerden birinde yam (Hint yerelması??) vardı, diğerinde yoktu. Arkadaş yam olmayanı istedi çünkü onun istediği bir başka şey vardı o menüde. Sordu "ek olarak yam alabilir miyim, farkı öderim." Garson kız gitti mutfağa sordu. Yine yukardaki yanıtı aldı. Ben de yine bir lokantada salatadaki ince dilim domatesden memnun kalmayıp söğüş domates istemiş ve yine aynı yanıtı almıştım.

Bu konunun kökenleriyle ilgili benim teorilerim var, ama önce sizin yorumlarınızı alayım.

10 Eylül 2007

Refahtan payını alamayanlar

Geçen haftalarda Japon ve yabancı basında çıkan bir haber bilmem bizim basında yankı buldu mu.

Binlerce orta yaş üstü Japonun internet/manga kahvelerini mesken edindiğine dair. Gecelik içecekler dahil 1000 yenden (10YTL?) ucuza gelen bu yerlerde insanlar sandalye tepesinde sabahlayabiliyormuş. Kira ödeyemeyen, ya da kira ödese de kiralık bir ev için gerekli olan kefili bulamayan, ya da pek çok yerde gerekli depozitoyu koparamayan insanlar yaşlıca insanlar.

90'lardan itibaren şirketlerde iş güvenliği azaldı. Bilgisayar kullanamayan ya da modern ofis şartlarına, performansa bağlı değerlendirmelere alışamayan, ekonomik bozukluk nedeniyle işini kaybeden pek çok insan kendini sokakta buldu.

Geçen hafta Tokyo ve bölgesini doğrudan vuran tayfunda kabarıp taşan nehirler evsizler için de sorun oldu. Tokyo belediyesi parkları ve sokakları evsizlerden "temizledikçe", insanlar da nehir kenarlarına kaçtılar. Ama nehir kabarınca bu sefer de sele kapılma tehlikesi başgösterdi. İtfaiye evsizleri kurtarmak için bir hayli uğraştı.

03 Eylül 2007

Yaz festivalleri

YazfestYazfestYazfest
YazfestYazfestYazfest
YazfestYazfestYazfest


Tokyo'da bile hala pek çok mahallede yaz festivalleri yapmak geleneği devam ediyor. Festival yerine panayır değimini kullanmak daha yerinde belki de. Yiyecek içeceklerin saıtldığı seyyar satıcı tezgahları, maharetlerin gösterildiği sahne, geleneksel kıyafetle gezenler ve yerel Shinto tapınağının sembolleri gün boyu süren bir eğlencenin parçaları. Resimdekiler sırasıyla: mahalli danslar, sokaktaki görünüm, okul "müsamereleri", el falcısı amca (bu amca so yıllarda gözükmüyor artık), soba (yulaftan yapılma noodle-erişte) yeme yarışması (en fazla götüren, kap sayısı fazla olan kazanır), taiko çalan kız, gece lambalı manzara.

Yazın bu zamanlarını çok severim. Çelik-cam kaplı işyerleri ve metrolarda geçen gündelik hayat içinde ancak böyle şeyler Japonya'da olmayı hatırlatıyor işte.

28 Ağustos 2007

Mishima'da bir müze


clematis-no-oka



Mishima, İzu yarımadasının karaya bağlandığı noktanın ortasında bir kasaba. Bu haftasonu Atami gittim, dönüşte Mishima'daki Clematis-no-oka müzesine uğradım. Müzenin adı Türkçesini bulamadığım Clematis çiçeğinden geliyor. Oldukça yeşil bir araziye yayılmış alanda sanatçılara adanmış müzeler var. Bernard Buffet'nin müzesi oldukça kapsamlıydı. Esas sürpriz İtalyan heykeltraş Vangi'ye ayrılmış Vangi Sculpture Garden Museum (MUSEO VANGI) idi. Yukardaki resim müzenin bahçesinden. Oldukça dinlendirici değil m?

Japonya'da böyle alakasız yerlerde "taşrada" hem de böyle müzeler bulmak hep tatlı bir sürpriz olmuştur. Japonya'nın çok sevdiğim yanlarından biri bu.

24 Ağustos 2007

Hep yabancı kalmak

Amerika gibi değil burası. Yabancı hep yabancı kalıyor. Kültürel farkı herzaman hissetmek münkün. İnsan bazen çok yakın olduğunu düşündüğü zaman bile, öyle bir olay oluyor ki dışlandığını, aslında gösterilen yakınlığın sahte olduğunu hissediveriyor. Bu olay geçenlerde Türk bir arkadaşın başına gelmiş.

Çalışma ortamında en önemlisi farklılığın nerden kaynaklandığının, yani Japonların düşünce ve duygu durumlarının kökenlerinin bilincinde olmak gerek. Uzlaşma gerekiyor mu gerekmiyor mu tabii duruma bağlı. İşin hedefleri belirliyse, hedeflerde birleşmek en kolayı. Araya ikincil, saklı hedefler girdiyse bir az daha uğraşmak gerekiyor. Tabii kişisel bazda, duygusal ilişkiler farklı.

Sonuç: fazla onlardan olmaya zorlamamalı. Nasılsa mümkün değil, işler yürüsün yeter. Fazla da kafaya takmamalı. "Kırk yıllık Yani olur mu Kani" derler ya.

21 Ağustos 2007

Japon erkekleri alkolik mi akşamcı mı?

Dün akşam trenle dönerken yanımda orta yaşlı bir adam benim gibi ayakta dikilmeye başladı. Oldukça kalabalık trende adamın bana deymesiyle terini ve alkol kokusunu farkettim. Adam ayakta zor duruyordu, trenin sarsıntısıyla o da sallanıyordu, gözleri kapalı ve yığılmak üzereydi. Ön tarafındaki kıza biraz fazla (ayıptır söylemesi) yüklenir gibi oldu. Neyse kız yer falan değiştirdi, rahatsızlık önlendi.

Japonların büyük çoğunluğu içkiye zayıftır. Hemen kızarırlar çünkü alkolü mas edecek enzimleri karaciğerleri yapamıyor. Buna rağmen alkol kültürün bir parçası. Cenaze ve düğünlerdeki Shinto törenlerinde sake kullanılır. Yılbaşında da. Sosyal olarak iş çıkışı "bir tek atmak" çok yaygın olduğu için meyhaneler ve içkili yerler hafta arası bile takım elbiseli salaryman'lerle doludur. Gecenin geç saatlerinde de çakır keyiflerle beraber "zom" olmuşlar da trenleri sokakları doldurur. Tren platformlarında yerde ya da bankta sızmışlara da rastlanır. Son trenden sonra evlerine nasıl dönerler? Evine dönünce banyo sonrası bir ufak kutu birayı diklemek yalnızca çalışan erkeklerin değil kadınların da bir "lüksü".

Alkol toplumsal iletişimin bir parçası aynı zamanda. Ayıkken konuşamayan insanlar özel ve iş yeri sorunlarını alkolle birbirlerine açıveriyorlar. Alkol masası bağı nerdeyse askerlik arkadaşlığı gibi oluveriyor. Olayın şimdikilerdeki adı "nominikeyshon". Bu söz içmek ve communication'dan oluşuyor. İş hayatının vaz geçilmez parçası. Japonlarla gerçekten iletişim kurmak için de akşamcılık biraz gerekiyor yani. Akşamclık ve alkolikliğin arasındaki ince çizgiye dikkat edilmesi koşuluyla!

Yazdan sesler


Burası bizim şirketin arka tarafı her türlü cırcır ve Ağustos böceği tam koro sernatta. İşten bunaldıkça kaçış adresi burası.

15 Ağustos 2007

Dev örümcekleri de unutmamalı



İstanbul'da büyüyen ben Japonya'da olur olmaz yerlerde yazın bitiveren dev örümcekleri görünce çok şaşımıştım. Bildiğim kadarıyla zehirli değil bunlar, ama korkunç. Resimdeki yaratık bacak ucundan 8 cm falan var.

10 Ağustos 2007

Cool Biz'in sonu mu geliyor?

Koizumi zamanında Japonya için çok yeni ve alışılagelmedik bir adet başlatmıştı: Cool Biz. Bürokratlar ve politikacılar yazın kravat takmayacaktı. Böylece fazla sıcaklamayıp, klimaları sonuna kadar açmayacak, böylece enerji tasarrufu yapılacaktı. Bu adet devam ediyor. İş dünyasında da benimsendi, trenlerde kravatsız salaryman sayısı oldukça fazla. (Tokyo Osaka gibi büyük şehirlerde koyu renk takım elbiseli, kravatlı bir örnek erkek kalabalığı çok tipiktir.)

Halk da alıştı derken, bir de baktık ki, son seçimlerde meclisteki oyunu arttıran Democratic Party of Japan, bu uygulamaya karşıymış. Tek fonksiyonu muhalefet olan bu parti, aslında 50 yıldır iktidarda kemikleşmiş Liberal Democrat Party'nin "anti"si olmaktan başka bir marifet göstermemiştir. (Hımmm, bu hikaye çok tanıdık geliyor, değil mi?)

Senatodaki oldukça yaşlı ve kaşarlanmış gözüken lider TV'de "ciddiyetsiz, kendini salmış kıyafetle dolaşmak hiç doğru değil" dedi. Wow, partiyi yenilikçi ve reformcu diye yutturmak o kadar kolay olmayacak artık, takke düşüp kel görünüyor.

06 Ağustos 2007

Sonunda "semi" çıktı



Bu yıl sıcak bir yaz beklenirken Haziran-Temmuz oldukça serin geçti. Ağustos böceğinin (semi) sesi olmadan yazın gelışini hissetmem, Japonlar da hissetmez. Sonucta bizim orda haftasonu semi çıktı. Aman ne ses. Gece gündüz ağactan su emip "viiin, viin". En cırtlak en tiz frekanstan yayın. Bu sese alışmam ve onu yok saymam biraz zaman aldı ilk başlarda. Ama şimdi yaz onsuz başlamıyor.

Japonyadaki tür, yerin altında 7 yıl falan bekledikten sonra, yer üstündeki yetişkinlik döneminde bir hafta kadar yaşıyor. Yaz biterken yerlerde ölü Ağustos böceleri artar, geceleri de yalnızca düşuk frekanslı cırcır böcekleri duyulur.

Kafanızın çok karışık olduğu anlar

Bazen yaptıklarınızı çok anlamsız bulduğunuz, başka bir şeyleri yapmayı istediğiniz olur mu hiç? Ama neyi neden ne zaman yapmak istediğinizi sizin de bilmediğiniz, sordukça kaybolduğunuz, içinizdeki karanlıgın koyulaştını hissettiğiniz. Pazartesilerin daha başlanmaz, ayakların ofise bir türlü gitmediği günler. Kaçmayı uzaklara gitmeyi çok çok istediğiniz. Hatta başka bir yaşamı özlediğiniz, başka biri olursanız aydınlık bir duygunun içinde yaşadınızı hayal ettiğniz. Ama bir yandan da başka bir sizin nasıl ortaya çıkacağını bilemediğiniz.

Ne yaparsınız böyle zamanlarda? Terapiye mi koşarsınız? Arkadaşlarınıza mı? Tatile mi çıkarsınız? Sevgilinizin dizine mi koyasınız başınızı?

Ne olur bana da söyleyin...

30 Temmuz 2007

Japonyadaki seçimlerde bir Perulu

Haberlerden de izlemiş olacağınız gibi seçimlerde iktidar koalisyonu tarihi bir yenilgi aldı. E, olacağı da buydu. Abe, Koizumi gibi karizmatik olmadığı gibi, klasik bir LDP lideri olarak ne şiş yansın ne kebap, kimse üzülmesin partiden gitmesin diye, aslında kirlenmiş Koizumi düşmanlarını partiye geri kabul etti. Emeklilik sistemindeki problemler de kötü zamanlamaydı.

Haberlerde benim ilgimi çeken Peru'nun sürgündeki devlet başkanı, Alberto Fujimori'nin, Koizumi düşmanlarının kurduğu Halkın Yeni Partisi'den "Son Samuray" lakabıyla aday olduğu ve kaybettiğiydi. Fujimori-san aslında işlediği suçlardan dolayı Peru'ya iade edilip edilmeyeceği kesinleşene kadar Şili'de ev hapsinde.

Oldukça karışık bir durum. Adam hem Peru hem Japon vatandaşı. Bizde Cumhurbaşkanının ya da Başbakanın "öz ve öz Türk vatandaşıyım" deyip sonra ABD vatandaşı da olduğunun ortaya çıkması gibi bir şey. Bizler TC vatandaşlığından çıkmadıkça Japon vatandaşı olamıyoruz (ben de bu yüzden Japon vatandaşı değilim.) Meğer 1985'de çıkan kanuna göre Fujimori-san, Japon anne-baba çocuklarının Japon olarak kaydettirdiği için Japon sayılıyormuş. Aslında Peru vatandaşlığını bırakması gerekiyormuş, ama göz yumuluyormuş.

Yani bir su kaçıklıpı var ama, Japon siyasetinde bu işlere fazla kafa yormamak gerek.

22 Temmuz 2007

Nuri Bilge Ceylan'a tebrikler!!

Tokyo'nun kuzeyindeki Kawaguchi şehrinde düzenlenen 4. Skip City Uluslararası D-Sinema Festivalinde Nuri Bilge Ceylan'ın yönettiği "İklimler" 10 Milyon yen (yaklaşık 100 bin dolar) değerindeki Büyük Ödülü kazandı.

Bu yıl 4.sü yapılan festival oldukça ilgi gören küçük çapta bir gösterim. Digital teknolojinin kullanıldığı yapıtların gösterildiği festivalde bu yıl ben de şu filmleri seyrettim:
Japonya (Kısa), Twilight Clouds - First Love (Tazuko Aso, Tetsuya Kawaguchi)
İsrail, Paper Dolls (Tomer Heymann)
Çin, My Own Private Deutchland (Qiao Liang)
İtalya, Plan 17 (Antonio Manetti, Marco Manetti)
İklimler geçen Perşembe gösterilmişti, ben yetişememiştim.

Ancak Japonya'da-3



Yaşlı teyzelerin ağaran saçlarını siyaha değil de mora boyamasını ilk farkettiğimde bir hayli şaşırmıştım. Neden hala pek anlamış değilim. Arkadaşlara sordum, genç gözükme meraklısı gibi algılanmamak için siyah değil, ama bembeyaz da yaşlı durduğu için, Japonya'da soylu bir renk olan mor yanıtını aldım.

17 Temmuz 2007

Dün sallandık

Ağır bir hasar olmadı. Dün tesadüf 23 katlı bir binadaydım, Tokyo Shinjuku'da. Her depremde aynı korkuyu hissederim, hafif sallantılar gittikçe şiddetlenirken acaba dönülemez noktaya gelinecek mi? Dün de hiç kıpırdamadım, neyse sallanmalar yavaşladı. 28 katlı bina gacırtılar çıkartarak, geniş geniş yaylandı, esnedi. Sonra herşey normale döndü. Depreme hazırlıyız aslında. İş yerinde 3 ayda bir binayı boşaltma tatbikatı, evde kapının yanında duran acil durum çantası. Ama yine de çelik binayı inletiyor işte vurduğunda.

07 Temmuz 2007

7 Temmuz - Orihime ve Hikoboshi'nin buluşması




Dün Tanabata festivaliydi. Tokyo bölgesinde yukata (özellikle yazın ya da banyodan sonra evde giyilen kimono) ile gezen insan sayısı fazladı. Uzun renkli kağıtlara dilekler yazıldı. Bambu çubuklara asıldı.

Tanabata (yedi akçam) geleneksel yaz festivallerinden biri. Orihime (Prenses Ori) ve yıldızlardan biri, mitilojik kocası, Hikoboshi'yla yılda yalnız bir kere sevgilileri ayıran Amogawa'yı (Gök nehri-Samanyolu) aşarak biraraya gelirler. Aslında iki sevgiliyi böyle ayıran Orihime'nin babası, Gök tanırısı Tenkou'dur. Kızının işi babasına kıyafet örmektir ve evlendikten sonra bu işi savsaklamıştır. Buna kızan baba sevgilileri Amogawa ile sonsuza dek ayırmıştır. Yılda tek bugün hariç.

Yağmur yağınca Amogawa'nın suyu arttığından sevgililerin bir araya gelemeyeceği düşünülür. Saksağan kuşu kanatlarını gererek sevgileri böyle zamanlarda buluşturumuş.

Dün radyoda söyle dedi sunucu "insan ömrü için yılda bir kere görüşme çok acı. Ama sonsuz yaşam süren iki tanrı için o kadar kötü olmasa gerek."

Tüm dileklerin gerçekleşmesi dileğiyle...

06 Temmuz 2007

Gece yürüyüşü



Ben bir nehre yakın yaşıyorum, belki daha önce de yazdım. Buraya ilk taşındığım zaman nehir kenarı fazla çekici değildi. Pek birşey yoktu. Sonra ağaçlar arttı, biraz daha sevimli oldu ve ben geç de olsa nehri keşfettim. Simdi uzun yüryüşler yapıyorum, hafta sonları gündüz, hafta arası gece. Biraz önce yine oradaydım. 1.5 saatlik yürüyüş, koşu bandında televizyona bakıp koşmaktan daha eğlenceli.

Gece nehir gümüş gibi parlıyordu. Karşı yakanın ışıkları, köprüler, geçen trenler manzarayı gündüzden daha da ihtişamlı yapmıştı. Bulutlardan sıyrılmaya çalışan yarım ay, ve serin rüzgar. Nehrin kenarında durup geri dönmeden önce manzaraya baktım. Birden bir balık sudan dışarı sıçradı, daldı bir daha, sonra bir daha. 4 defa sonuçta. Balıklar bizim arada suya girmek istmemiz gibi, havaya atlayarak mı rahatlıyor dersiniz? Arada bisikletiyle geçenler bana pek dikkat etmediler. Daimi olarak nehir kıyısında yaşayan iki evsiz uykudaydı. Karşı kıyıdan ev tipi havai fişek atıldı. Geri dönüş için yola koyuldum.

Ve sessiz gecede Sezen Aksu'yu dinledim "Beni Unutma."

03 Temmuz 2007

Ancak Japonya'da-2




Japonlar zorluklara katlanmayı severler. (Pazar günleri TV'de maraton yarışmalarından canlı yayınlar çok popüler. Zorluklara dayanma "gaman" kavramını hissetmek için.)

Japonlar başka Japonların yaptıklarını yapmayı da severler. (Yeni yetmeler bunu inkar edip kendilerince olmak, "jibunrashiku" yaşamak isteseler de, yine de bir altkültüre ait olduklarını hissettiklerinde ancak kendilerini güvende hissederler.)

Geçen Aralık ayında Amerikan donat (doughnuts) şirketi Krispy Kreme Tokyo Shinjuku'da oldukça popüler Southern Terrace'da şube açtı. O günden beri dükkanın önünde kuyruk bitmiyor. Resimde görüldüğü gibi kuyruk bir kaç defa dönüyor sonra (resimde görülmüyor ama) binanın yanından uzayıp devam ediyor. Ortalama olarak 2-3 saat bekleniyormuş!!! Hergün!

Amerikan arkadaşların görüşü "donat için o kadar ancak Japonlar bekler, altı üstü bir donat." Sence nasıl derseniz...Kendim tabii o kadar ayakta dikilmedim, bizim patronun hanımı kutularca almış, dağıttı. Eh, üstü bol şekerli bir donat işte!

28 Haziran 2007

Asker arkadaşından tel

Biraz önce işten eve dönerken bir telefon geldi. 49'la başlayan bir numara. Almanya.

Askerde benim iki ranza yanımda yatan haftasonları beraber takıldığımız arkadaşlardan biri. Özlemiş demek. Ben de özlemiştim. 3 haftada asker arkadaşlığı olmaz diye düşünürdüm, olurmuş demek ki. Havadan sudan işlerden konuştuk.

Hayatta ne güzel şeyler oluyor.

Stresli yaşamdan kaçış

Geçenlerde Nikkei Weekly'de çıkan bir habere göre Hawai kökenli Hula dansını öğrenen erkeklerin sayısında artış varmış. Japonya'da halen Hula öğrenen 170,000 kişinin 1,000'i erkekmiş.

Aynı şekilde erkekler için ayrıca açılan kurslara gidenlerde, örgü öğrenenlerde de artış varmış.

Yani stresten kaçış, rahatlama arayışı, kendi kendine zaman geçirme gereksinimi insanları buralara getirmiş durumda.

Bu blogda da defalarca çıkan konular bunlar. Tabii Japonya'da olay böyle ama sürekli koşturan Amerikalılar için de başka şeyler var, mesela terapi, yoga vb.

21 Haziran 2007

Mottainai

Japonca'da bazen çok kullanışlı gelen laflar vardır. Benim bildiğim Türkçe ve İngilizce'de karşılığı tam olarak olmayan şeyler. Tabii her dilde böyle şeyler vardır, şimdi aklıma gelmiyor ama Türkçe'de de var.

Japoncadaki "mottainai" sözcüğünü, Japonya'ya geldiğinde 2004 Nobel Barış ödülü sahibi Kenyalı Wangari Maathai keşfetmeşmiş. Bu sözü slogan olarak kullanmış.

Mottainai, yazık, ziyanlık, israf anlamlarına geliyor. Çevre bilinci için bu sözün anlamını her işimizde hatırlamamız gerektiğini söylüyor Bn. Maathai. Japon televizyonunda, Japonların da bunu unuttuklarını oysa eskiden gelen pek çok şeyin mottainai bilinciyle yapıldığını anlattı. Eskiden paket kağıdı kullanılmaz hediyeler ipekli bir bohçaya sarılırmış, çünkü kağıt mottainai. Tuvaletlerde sifonun büyük ve küçük ayarı vardır. Çünkü su da mottainai. Günümüzde Japonya'da plastik feci mottainai. Bir paket birşeyin içinden bayatlamasın ya da özenli gözüksün diye bin tane başka pakete sarılmış yiyecek çıkar. Tabii fiyatın içine bunlar dahildir.

Japonlar kendilerinden çıkan bir sözün değerini yeniden keşfediyor. Çevre bilinci moda. Bir Japon başlarsa zaten gerisi gelir. Ama gündelik hayattaki mottainai davranışlar kolay değişecek mi acaba?

17 Haziran 2007

Babalar gününde taşınma



Mayıs ayında bahsettiğim Mamoru-san, yakıldığı günden bugüne kadar evdeydi, daha doğrusu külleri. Resimdeki sol üst köşedeki kutuda. Sevdiği yiyecekler ve içkilerle. Bugün, ölümünün 49. gününde Budist mezarlığındaki yerine götürüldü. Küllerin bulunduğu kap, mezar taşının altındaki bölmeye yerleştirildi.

7 haftalık sınavlar da son buldu.

11 Haziran 2007

Yılda 30 bin hayat

Yomiuri'de geçen Cuma çıkan habere göre ekonomik durum düzelse de intihar edenlerin sayısı 30 binden aşağı düşmüyormuş. Bu son 9 yıllık ortalama rakam. 1998'den itibaren işsizlik %4'ün üzerinde. Ayrıca yaşam boyu iş prensibi şirketlerde rafa kalktı. Performansa göre değerlendirme başladı. Yeni iş hayatına uyum sağlayabilenlerle sağlayamanların arasındaki uçurum artmış. Geleceğe güvenle bakamama, aşağılık kompleksi ve kendine güvensizlik de.

Japonya Dünya intihar oranlarında 10. diğer ülkeler eski Doğu Bloku ülkeleri.

Japonya'da intiharla ilgili dini ya da toplumsal bir kınama mekanizması yok bildiğim kadarıyla. Yardım kurumları da insanlarda yardım alma (terapiye falan gitme) alışkanlığı da az.

07 Haziran 2007

Ancak Japonya'da




Bazen öyle ilginçliklere rastgeliyorum ki, ancak Japonya'da böyle birşey olur diyorum. İlk resim istasyon çıkışında "bedava sarılanlar". Bedavadan kendilerine kucak açanlara şöyle bir sarılıveriyorlar. İkinci resim yine istasyon çıkışında Coca Cola'nın yeni ürünü Zero'nun eşantiyonlarını dağıtan kızlar. Saat sabahın 9'u. Kıyafete dikkat.

04 Haziran 2007

Saat 2100'de kelepir



Sashimi marketlere düştükten sonra akşama doğru fiyatı düşer. Sushi de öyledir. Her zaman olmasa da işten geç çıktığımda bazen kelepir fiyatlara denk geliyorum. Bugün de öyle oldu. Zar zor saat 9'a 10 kala, kapanışa yetiştiğim zaman akşam yemeğimi buldum. 1980 yenlik ürün 800 yen olmuştu!!!

29 Mayıs 2007

Honke'nin gelini

Laf sosyal baskıdan açılmışken bir de arkadaşın annesinden bahsedeyim.

Anne memur ailesinden gelmektedir ve 50'lerin sonunda büyük bir mağzada muhasebe bölümünde çalışır. Savaş sonrası Japonyasında bu ileri bir düzey aslında. Sonra bir gün görücü üsulüyle evlendirilir. Gelin gittiği evde (tabii) 2 görümce, kayınpeder ve kayınvalide vardır. Ev iki katlı ahşap bir evdir. Gelin olarak tüm yemek işini üzerine alması gerektiği gibi, evin geçim kaynağı olan dükkanda da kocasıyla beraber çalışması gerekmektedir. Dükkan içki dükkanıdır ve yalnızca kasada durmak değil, müşterilerle ilgilenmek ve şişe-fıçı taşımak, yani fiziksel olarak iş yapmak da gerekmektedir. Yıllar geçer ve büyükbaba öldüğünde dükkan ve ev (baba evi-honke) kocasına geçer. Baba evi olmak kolay değildir. Herşey honke'ye yakışır şekilde olmalıdır. Gelin herkesden çok çalışmalı, şikayet etmemeli, uygunsuz hiçbir davranışı olmamalıdır. Mali durumu kötü akrabalara yardım, kocaya giden görümcelere arka çıkma da honkenin ödevidir. Ama gelin ne de olsa eldir, görümcelerden geridedir yeri.

Kocası uzun zaman komada kalan annenin bizdekine benzer "Allah çektirmesin" ya da "Allah verdiği emaneti tez zamanda alsın" demeye hakkı yoktur bile, en azından yüksek sesle, yaşı 80'e yaklaşsa bile. Bu hak aynı "kandan" olan görümcelere mahsus. İşte böyler birşey el olmak, gelin olmak.

Şimdi anne bu kadar yıldan sonra kendi olabilecek mi? Bu kadar itilmiş katılmışlığı, hayatını ikinci plana atmayı ve isteklerini baskı altında tutmayı geride bırakabilecek mi? Ne dersiniz?

27 Mayıs 2007

Öbür dünyadaki ödevler


3 hafta önce arkadaşın babasının ölümünden bahsetmiştim. Geçenlerde konuştuğumuzda babasının cenazesinin ardından yaptıklarından bahsetti.

Babanın Budist geleneklerine göre yapılan cenazesinden sonra öbür dünyadaki yolculuğu başlamış. Baba 49. güne kadar haftada bir öbür dünyadaki bir hocayla ders çalışıyormuş. Her dönemin sonunda bir sonraki mertebeye erişirmiş. 49. gün bugüne kadar evde duran küller asıl mezara konurken, babaları da (öyle umuluyor ki) "Buda" derecesine erişecekmiş.

Bir de babanın ruhunun yolculuğunu şerefli olarak yapması için olacak, Budist dünyasında yeni bir isim alıyor. Mertebesi yüksek isimlerin "alınması" ailenin şanındanmış. Her nekadar bu seremoniler için tapınağa verilen paralar "bağış" niteliğinde olsa da şan ve şeref için oldukça yüksek paralar çıkıyor elden.

Babanın ölümünden bu yana yapılan masraflar 4 milyon yen, 40,000YTL'yi bulmuş.

21 Mayıs 2007

Krabi, Tayland

KrabiKrabiKrabiKrabi
KrabiKrabiKrabiKrabi



Sonunda Tayland'la ilgili biraz olsun yazacak zamanı bulabildim. Japonya konusunda olmasa da belki ilginenler olur.

Tayland'a 95 ve 2000'de toplam 3 defa önce gitmiştim, hep Bangkok ve yakınlarına. Tayland her gidişimde daha da gelişen bir ülke oldu. Son askeri darbenin günlük hayata ve ekonomiye pek bir etkisi olmadı sanırım.

Biz Tayland'ı fakır biliriz. Aslında Malezya ve Singapur dışındaki G.D. Asya'da en zengin ülkedir. The Economist'e bağlı The Economist Intelligence Unit'in verilerine göre Türkiye'de GDP per head US$5,297, satınalma paritesinde US$9,047.6. Tayland'da GDP per head US$3,120, satınalma paritesinde US$9,082.

İnsanlar hep sessiz, sakin, kavgadan hoşlanmayan, yardımsever ve güleryüzlüdür. Öğrenciyken gittiğimde yanlışlıkla bindiğim minibüste bana yardım eden, hatta yol paramı veren teyzeler olmuştu. Bu sefer askerlikteki kalabalıktan sonra Bangkok'un tozu dumanını değil, sessiz sakin tropikal denizleri yeğledim.

Krabi, Türkiye'de de bilinen Phuket'in yakınlarında bir bölge. Daha yeni turizme açılıyor gibi. Umarım sonu diğerleri gibi olmaz. Öncelikle kaldığım resort otel, Tubkaak Krabi Boutique Resort, biraz bütçeyi zorlayacak cinsten olsa da, harikaydı. Gecenin saat 10'unda vardım, çok kibar bir bayan görevli beni odama bıraktı. İki elini burun ve cene hizasinda birleştirdi ve klasik selamlarını verdi, çıktı. İki günlük de olsa "sefam" işte öyle başladı.

Muson yağmurları zamansız başlamıştı, öğleden sonraları yağmura katlanmak zorundaydık. Ama deniz suyu vucut ısısından yüksek olursa pek dert değil. Yağmurda denize girmek en çok ısıtan şey. Krabi'nin denizi (Hint Okyanusundaki Andaman Denizi) krem rengi yeşil. Oldukca sığ. Manzaraya denizden birden çıkan ve yeşil bitkilerle kaplı kaya-adalar hakim. Andaman Denizinde gel-git çok belirgindir. Öğleden sonraları denizin metrelerce çekilmesi ve denizin sabahtan boyu geçen yerlerinin yürünecek hale gelmesi gerçekten görmeye değer. (Üst sağdaki resimle sol alttakini, ortadaki iki resmi karşılaştırın.) Küçük deniz hayvanlarının ıslak kumlarda koşuşturması, balıkçıların firsat bu fırsat ağ atması hayatın normal bir parçası.

Diğer sefalar da vardı. Tayland'a gelip de yeşil curry yememek, hindistancevizi sütlü acı-ekşi çorbaları içmemek (alt sağdaki resim) olmazdı, ben de midemi delmek pahasına bu zevki tattım. Yağmurlu ögleden sonraları otelin usta bayan masajcılarına biraktım kendimi.

1 Mayıs akşamı Krabi'den ayrılmak zor oldu doğrusu. Kim cenneti bırakmak ister?

10 Mayıs 2007

Askerden kısa notlar: "Herşey Vatan İçin!"


Bir ay önce bu sıralarda muhtelelen alayın tozlu yollarında ağaçlar arasında ve kıraç tepelere bakarak böyle bağırıp yürüyordum diğer arkadaşlarla. Acı tatlı bir yığın şey oldu, ama geriye güzel, unutulmaz şeyler kaldı. 30'lu yaşların sonuna gelmişken gündelik hayattan bu kadar ayrı bir 3 hafta aslında çok yararlı bir tecrübe oldu. Kendimi kaptırdığım bazı şeyleri sorgulama, gözden geçirme fırsatım oldu. Hem çok farklı birşey yapmaktan hem de askerlik koşullarının değişikliğinden. Kısa başlıklarla özetliyeyim:
- Aslında zor olan hiç birşey yoktu. Bizden uzun dönem yapan tüm arkadaşlarla karşılaştırılmayacak kadar kolaylıklar vardı, anlayış da. Zorluk yaş ilerledikten sonra çok farklı yerlerden ve seviyelerden insanların bir arada yaşamasındandı.
- Burdur Müzesi Türkiye'nin en güzel müzelerinden biri. Herşey düzgün, bilgilendirme ve sergileme harika.
- İlk hafta yemin törenine hazırlık, sonraki haftalar atışa hazırlık ve çoğunlukla seminerlerle geçti.
- Nisan başı sabahları çok soğuktu. Soğuk algınlıklarımız terhisten sonraki iki hafta boyunca devam etti.
- 15 ay askerlik yapan çok genç arkadaşlarla konuşma ve onların eğitimlerini görme fırsatı oldu. Acemilik eğitimleri bitmek üzereydi. Çoğunun uzman askerlik bölgesi doğu olacaktı. Askerliğin ne kadar meşakkatli oluğunu onlar bizlere gösterdi. Hepsini Allah korusun.

08 Mayıs 2007

Yine cenazedeydim

Geçen sonbaharda da Türkiye'den döndükten sonra olmuştu: Japonya'da bana çok çok yakın bir ailenin babası 5 yıllık yatalak hastalığının sonunda ebediyete göçtü. Askerlik, Tayland falan yazayım derken, Pazartesi'nin 6 hafta sonra işe dönme telaşından sonra, bu gün işten erken çıkıp Budist tapınağındaki törene gittim, siyahlarımı giyerek. Kısa bazı notlar:

Evde bakılamayacak felçli hastalar Japonya'da da problem. Sosyal sigorta masrafları %100 karşılamadığı için önceden girilmiş özel bir sigorta yoksa 5 yıl finansal olarak çok yıkıcı olabilir. Hiç bir hastane uzun süreli olarak yatalak hasta almak istemiyor. Hastanenin sigortadan aldığı para belli bir süre sonra azalmaya başlıyormuş, yani hastane için "taze" hasta en iyisi. Mamoru-san torpil rica ile 3 hastane değiştirdi, yalnızca. Her hastane diğerinden kötüydü. Son hastaneye gittiğimde "dünyada son göreceğim manzara böyle bir yer olmamalı" dedim, ama büyük konuşmamak gerek.

Cenaze tören zamanına kadarki zamanı evde Budist sunanğının olduğu odada geçiriyor. Sanırım kuru buz desteğinde. Evin sakinleri de yanında yatabiliyor. Bizim için oldukça garip bir şey. Ama bir anlamda ölümün ilk şokunu atlatmaya yarıyor belki de. Yani hala birlikte olma duygusu veriyor belki.

Cenazeden eve dönünce eve girmeden önce cenaze evinden verilen hediye paketinin içindeki tuzu üzerime serptim. Adet böyle, yoksa "hayalet" eve taşınırmış.

Mamoru-san, huzura kavuştu sonunda.

04 Mayıs 2007

Dönüş

Arkadaşlar, eve bir az önce girdim. Mesajlarınızı gördüm. Çok sevindim, sağolun, beklenilmek güzel birşey.

23'ünde terhis oldum, Burdur'dan hemen ayrıldım. Antalya'da 2 gün, 3-4 gün İstanbul, 2-3 gün Tayland Krabi, ayağımın tozulyala da Japonya'da İzu tarafında 3 gün geçirdim.

Japonya yazıları yanında kısa kısa askerlik ve Krabi ile ilgili yazmayı planlıyorum. İzu tarafı da başlı başına bir yazı.

Neredeyse 6 hafta Japonya'dan uzak kaldıktan sonra dönmek çok güzel tabii. Çeltik tarlalarına su verilmiş, uçaktan heryer göl gibi görünüyordu. Ağaçlar yapraklanmış, hava ısınmış. Nedense Tokyo'nun kalablık yerlerı bile oldukça huzurlu ve sakin geldi birden, İstanbul ve askerdeki kalabalıktan sonra. Hep söylenir ama bu sefer yine hissettim, insanların hepsi orta tabaka sanki. Gerçek öyle olmasa bile öyle görünüyor işte. Bir de tabii temizlik düzen. Uzun zaman dışarda olduktan sonra yeniden yabancı gözüyle bakmış oldum.

İki yeni alışveriş ve iş merkezi açılmış. Mayıs başındaki tatillerde millet oralara doluşmuş, büyük kuyruklar olmuş. Biri Tokyo İstasyonu yakınlarında Shin-Marunouchi Binası. B1-4. katlar alışveriş, 5-7. katlar birbirinden pahalı restoranlar dolu.Diğeri Roppongi'deki Tokyo Midtown. İçinde Ritz Carlton ve parklar olduğu için biraz ilginç galiba.

Yani Tokyo'da önemli bir değişiklik yok!

17 Mart 2007

Askere gitmeden sakuralar açsa!



İki haftadır yazacak zaman bulamadım. İş yoğunluğu. Elemanlarımndaki ani artış, problemler, 2007 hedefleri, derken en önemlisi: Nisan celbinde dövizli askerlik için Burdur'a gidiyorum. Bangkok üzerinden gideceğim bu sefer, dönüşte Krabi'ye gidebilmek için. 25 Mart, haftaya Pazar yola çıkıyorum! Japonya'daki tatilleri de birleştirip 7 Mayıs'ta işe dönüyorum.

Biraz heyecanlıyım tabii. Sivil hayattaki ani kesinti bir garip olacak. Bugün gerekli olacak şeyleri almaya başladım.

Ama bir yandan da gözüm havadurumunda. Yılda bir haftadan bile az süren sakura zamanını kaçırabilirim çünkü! Bu yıl havalar ılk geçti ama sakuraların 24'ünde mi, 26'sından sonra mı açacağı hala belli değil. Bir sakura ağıcını battaniyeye sarsam elini çabuk tutar mı acaba?

Geçmişteki fotoğraflara bakarken 25 Mart 2001 tarihli, Tokyo Ochanomizu'da çekilmiş bu resmi buldum.

Bakalım, kısmet.

03 Mart 2007

3 Mart 1974'ü hatırlama: TK981


Bu yazının aslında Japonya'daki yaşamla doğrudan ilgisi yok. Hemen hemen unutulmuş bir faciyı anmak istedim.

1972'de Japon All Nippon Havayolları McDonnell Douglas'a 3 DC-10 tipi uçak sipariş verir. Ancak uçaklar hazırlandığı sırada sipariş iptal edilir. Lockheed şirketi L-1011 TriStar uçaklarını Japonlara satmak için araya üst düzey politikacıları sokar, büyük rüşvetler başbakana kadar kadar verilir. Uçaklar elinde kalınca McDonnell Douglas uçakların fiyatlarında büyük damping yapar ve satışa çıkarır. THY o sıralarda yüksek uçuş kapasitesi olan uçaklardan birine talip olur. Aslında DC-10'ların kapılarında dizayndan kaynaklanan bir hata vardır ve bu hata 1972'de farkedilmiş olmasına rağmen THY uçağı teslim aldığında kapılar hala arızalıdır.

Normalde uçakların kargo kapıları içe doğru açılırdı. Kapıyı imal eden mühendisler kargo bölmesi yükleme sırasında daha rahat kullanılsın diye dışa doğru açılan bir kapı dizayn etmişler ve oldukça karmaşık bir kilit sistemi yerleştirmişlerdi. Kilit sistemi dışarıdan oynatılan bir kol sayesinde küçük bir elektrik motoruyla menteşeleri yerine sokuyor ve kapı kilitleniyordu. Kapı kilidi hassas olmakla beraber çok da dayanıklı değildi ve zorlanarak kapatıldığında menteşeler oymaları kırıyor ama kapı kokpitteki uçuş mühendisinin tablosunda kapalı görünüyordu. THY arızanın teslimden önce giderildiğini düşünerek, kapının dışına İngilizce ve Türkçe kolun zorlanmaması gerektiğiyle ilgili bir uyarı yazısı koymakla yetinmişti.

TK981 Paris bağlantılı Londra seferine 3 Mart'ta çıkar. Paris'e kazasız belasız varılır. 167 yolcudan 50'si Paris'te iner. Normalde dolu olmayan Londra seferine İngiliz Havayollarının grevi nedeniyle talip çoktur. Uçak 17 İngiliz rugby oyuncusu, eğitime giden 48 Japon bankacısı, pek çok önde gelen Amerikalı ve İngiliz'ın de aralarında olduğu 335 yolcu ve 11 mürettebat Orly'den kalkmaya hazırlanır. Ancak uçağın alt arka kargo kapısının kapatan bagaj sorumlusu Cezayirli göçmen Mohammed Mahmoudi İngilizce bilmediğinden kolu abanarak kapatır. Abanmayla içerideki demir menteşeler eğrilir ve kapı yanlış kapanır. Uçak 12:30'da Heathrow'a varmak üzere kalkar. Kalkıştan kısa bir süre sonra kargo kapısı patlayarak açılır, 2 numaralı motor durur ve pilotlar Nejat Berköz ve Oral Ulusman uçağı kontrol edemezler. Hızla düşüşe geçen uçak son anda düzleştirilmişse de Ermenonville ormanına saatte 960 kilometre ile çakılır. 346 kişiden kurtulan olmaz. Uçağın enkazı çok geniş bir alana yayılır. Kargo kapısı ve 6 yolcunun hala bağlı olduğu koltuklar 15km. ötede bulunur. Ancak 40 kişinin cesedi tanınabilir haldedir.

BBC'nin o günkü haberi hala arşivde saklı.

1976'da Lockheed şirketinin üst düzey yöneticilerinden biri Kongre alt komisyonunda verdiği ifadede zamanın Japon başbakanının olayda oynadığı rolü ve aldığı 1.8 Milyon dolarlık rüşveti açıklar. Eski başbakan Kakuei Tanaka Temmuz 1976'da tutuklanır.

DC-10'lar yeniden gözden geçirilir, zamanlar sorunlar çözülür ve üretimi 1988'e kadar devam eder. DC-10'lar günümüzde hala kullanımda.

3 Mart 1974'teki bu kaza 1977'deki Amerika Tenerife faciasına kadar en fazla ölüme neden olan havacılık kazası olarak anıldı. Terörizm ya da çarpışma kaynaklı olmayan kazalarda, 1985'deki Japon Havayolları kazasının arkasından hala ikinci sırada gelir.

(Kaynaklar: Wikipedia-İng, Wikipedia-Jp, THYVA Forum)

Kazada ölen hostes Rona Altınay annemin çocukluk arkadaşıydı. Mezarı Aşiyan'dadır. Ailesi kendilerine verilenlerin onun cesedi olup olmadığından hiç emin olamadı. Mezar taşı mermerden uçak maketidir. Huzur içinde yatsın.